Mart Ayı Öncesinde...

türkiye seçim sandığı
recep tayyip erdoğan
Milli birlik ve beraberliğimize en çok ihtiyaç duyduğumuz şu dönemde, müslüman olmanın verdiği mutluluk, bu topraklarda yaşama sevinci ve 100 yıl sonra giderek birbirine kenetlenen yurdum insanı artık geleceğine daha emin adımlarla koşuyor. Mart ayı öncesinde bu konu hepimizi ilgilendiriyor. Gerçekten de birileri tarafından, 3 günlük hafızayla yaşamaya zorlanıyoruz. Yine de bu konuyu okumaya devam ettiğinizde ve şu görüntüleri izlediğinizde, eğer tüyleriniz diken diken olmuyorsa, bu vatan topraklarında yaşamak... Devamı uçsuz bucaksız! Umut ediyoruz ki Mart ayında Türkiye, dik duruşunun ve geleceğinin peşinden koşmaya devam eder. Bir hikaye ile devam etmek istiyorum...

Kral Nemrud, İbrahim peygamber’in ateşte yakılması emrini verdikten sonra, askerler şehrin meydanına odunlardan büyük bir yığın yapmış. Ve sonra odunları tutuşturmaya başlamışlar ve alevler bir zaman sonra o kadar yükselmiş ki, çocuklar bulutların tutuşacağını sanmış. Etraftaki hayvanlar dahi oradan uzaklaşmaya başlamış.

Nemrud, İbrahim peygamberi mancınıkla ateşin tam orta yerine atacak ve böylece ne güçlü bir kral olduğunu herkese ispatlayacaktı. Ve tam o sırada bir karınca, ağzında taşıdığı küçücük bir damla su ile boyu göklere varan, cehennemi andıran ateşe doğru koşa koşa gidiyormuş.

Gagasında taşıdığı dal parçasını ateşe atmak üzere uçan bir karga, onun bu telaşını görüp sormuş: “Bu acelen niye karınca? Nereye böyle?” Ağzında bir damla su taşıyan karınca, o bir damlayı ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı? Nemrud, İbrahim peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.", demiş. Bu sözleri duyan karga kahkahalarla gülmeye başlamış.

“Hiç aklın yok mu? Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı? Ne kadar büyük! Senin bir damla suyun o ateşe ne yapabilir ki?” demiş karga.

Karınca, yolundan dönmemiş ve azimle devam ederek “olsun” demiş. "Hiç olmazsa safım belli olur."

Bizim de o hesap işte... Mart ayında; "Hiç olmazsa bizim de safımız belli olacak!".
Türkiye’nin bir zenginlik olarak gördüğümüz tüm farklılıklarını birbirinden ayırmak, birbirine rakip ve düşman gibi göstermek kimin haddine! Selahaddin Eyyübi’nin sancağı altında Kudüs’ü fethederek, orayı bir barış ve huzur şehrine çeviren ordunun neferleri, biz değil miyiz? Çaldıran’da, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda birbirine kardeş olan biz değil miyiz? Yemen’de, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Kut-ül Amare'de vatan topraklarını birlikte savunan, birlikte şehit olan, birlikte gazi olan biz değil miyiz? Kurtuluş Savaşı’nın kahraman evlatları hep birlikte biz değil miyiz? Cumhuriyet’i kuran ve ortak idealler ve ortak hedefler doğrultusunda yüceltenler bizler değil miyiz? İstiklâl Marşı'nı dinlerken hepimizin yüreği kabarmıyor mu? Yemen türküsünü dinlerken, hepimizin gözleri yaşarmıyor mu? Fuzuli’nin şiirleri nasıl ruhumuza hitap ediyorsa, Ahmedî Hanî’nin dizeleri de aynı şekilde bizi duygulandırmıyor mu?

Neşet Ertaş “Gönül dağı” dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor. Aynı şekilde Şivan Perver “Halepçe” dediğinde, “Hazal” dediğinde, gönül dünyamızın derinliklerine dalıyor. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, bu toprakların mayasını yoğururken; Cudi’nin, Munzur’un eteklerinde dolaşan Tekbeyzerde aynı topraklara, aynı kardeşlik mayasını atıyor.

Horon bizim... Horon bizim horonumuz, zeybek bizim zeybeğimiz, halay bizim halayımız, zılgıt bizim zılgıtımız. Bizi birbirimizden ayırmak kimin haddine! Bizim kardeşliğimize kastetmek kimin haddine! Bizi birbirimize düşürmek; düşman eylemek kimin haddine! Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşlarını birbirine ayrı gayrı görmek, kimin haddine! Bu ülkede her etnik kökenli insan, Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle bizim kardeşimizdir, buna kimse gölge düşüremez... Gölge düşüremez!

Değerli kardeşlerim, evlat acısından daha büyük bir acı yoktur. Allah hiç kimseye bunu yaşatmasın. Hiç kimsenin ocağına bu ateşi düşürmesin. Ama son 25-30 yıldır, ülkemin doğusunda batısında, kuzeyinde güneyinde, nice annelerin çalan her telefonla yürekleri ağızlarına gelmiştir. Elleri telefona uzanırken, hasret gidermekle, şehadet haberini almak, ölüm haberini almak arasındaki derin uçurumda kalmıştır. Bunu gittiğim bir evde yaşadım. Bir şehit evi... “Oğlum o gün beni aradı. Anne ben, şu anda dipsiz bir yola çıktım gidiyorum. Dua et ama şehadeti de özlüyorum” diyor ve 24 saat sonra oğlunun ölüm haberini alıyor. Göğsündeki cebinden çıkmış olan emanetleri bana gösterdiklerinde de, orada hakikaten benim de bünyem sarsıldı. Çünkü orada abdest almıştı...

Hangi annenin yüreği dayanır, hangi annenin kalbi bu acıyı kaldırır. Hep derler ya “büyüttüm besledim asker eyledim, gitti de gelmedi yavrum, buna ne çare” diyerek ağıtlar yakan bir anneyi, hangi etkileyici söz teselli edebilir? İşte yaklaşık 30 yıldır nice annemiz Ağrı Dağı gibi, Munzur gibi, Cudi gibi, Erciyes gibi, Kaçkar gibi olduğu yerde yığılıp kaldılar, hep bunu yaşadılar ve babaların gözyaşı sel oldu içine aktı. Anneliğin ideolojisi yoktur, anneliğin siyaseti yoktur! Sağcılığı solculuğu yoktur. Oğlu her ne sebeple hayatını kaybetmiş olursa olsun, Yozgat’taki anne ile, Hakkâri’deki anne oğullarının başında aynı duayı ediyorsa, evladı için Yasin ve Fatiha okuyorsa, cemaat aynı kıbleye dönüyorsa, burada çok ciddi bir yanlışlık olduğu ortadadır!
Prime Minister of Turkey Recep Tayyip Erdoğan
"Mart Ayı Öncesinde..." hakkında yorum yazmak ister misin?
Dilerseniz "guncel konular" kategori bağlantısını, yer imlerinize ekleyerek, site içi hiyerarşisinde zaman harcamadan güncel konulara ulaşabilir yada sosyal medya hesabınızda imleyebilirsiniz.

Başka neler var?

Son İzlenen El Işi Videosu

Hiç yorum yok

Türkçe'nin doğru kullanıldığı, ilgili konu ile alakalı yorumlar öncelikli olarak yayınlanır.
Yorumlarınızda; <b>, <i>, <a> gibi temel Html etiketlerini kullanabilirsiniz.
Yorumlarınızda; Url adresi belirtirken lütfen başına http:// protokolünü koymayı unutmayın!